> Gündem Gazetesi Batı Trakya Sayfasına Geri Dönmek İçin Tıklayın
 

ANLAŞMALARLA BATI TRAKYA TÜRKLERİ

Hazırlayan: Hülya EMİN

24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Batı Trakya'da kalan Türklerin azınlık tarihinin de başlangıcı olmuştur. Bu nedenle Lozan Barış Antlaşması'nda azınlıkların korunmasına ilişkin hükümler, Batı Trakya Türkleri için bir anayasa niteliğini taşımaktadır.

Ancak Lozan Antlaşması'ndan önce imzalanan ve Batı Trakya Türklerinin bugünkü statüsünü etkileyen bazı anlaşmalara atıfta bulunmak gerekiyor. Lozan Antlaşması öncesi imzalanan anlaşmalar arasında ilk olarak incelenmesi gereken 1-14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması ve bu antlaşmaya bağlı 3 Numaralı Protokol'dür. Atina Antlaşması, Selanik, Güney Makedonya ve Girit'i içine olan dönemin Yunanistan'ına, Müslümanlara vermek zorunda kaldığı azınlık hakları açısından en fazla yükümlülükleri getiren uluslararası metin olması nedeniyle büyük önem taşımaktadır.

Atina Antlaşması'nın 11. maddesine baktığımızda, bu maddenin bırakılan topraklarda oturanların yaşam, mal, onur, din ve geleneklerini güvence altına aldığını, bunların Yunan kökenli yurttaşlarla aynı kişisel ve siyasal haklara sahip olacaklarını belirttiğini, dinlerini açıkça uygulayabilme hakkını sağladığını görüyoruz. Ayrıca aynı madde, Müslüman cemaatların yönetimi konusunda önemli hükümler getirmektedir. Mevcut veya oluşacak olan cemaatların özerkliğine ve hiyerarşik yapısına, sahip oldukları fonlara ve taşınmazlara dokunulmayacaktır. Herşeyden önemlisi de 11 madde, bugün hala Batı Trakya Türklerinin en önemli sorunları arasında yer alan müftü seçimi konusuna da yer vermekte ve "Müftüler kendi yetki alanı içindeki Müslüman seçmenler tarafından seçilecektir." denmektedir. Başmüftü konusuna da yer veren Antlaşmada, "Başmüftü, Yunanistan'daki tüm müftülerden oluşan bir seçim kurulu tarafından seçilecek ve belirlenen üç aday arasından Yunan Kralınca atanacaktır" ifadesi yer almaktadır. Ayrıca Atina Antlaşması, dini önderlerin İstanbul'daki Şeyhülislamlık makamına bağlı olmasını da öngörmektedir.

Aynı antlaşmanın 12. maddesi ise her türlü vakfın güvence altına alındığını, bırakılan topraklarda bunların cemaat tarafından yönetileceğini içermektedir.
1913 Antlaşması'na üç tane protokel eklenmiştir. 3 Numaralı Protokol ise Müslüman cemaatların tüzel kişiliğini tanıması açısından büyük önem taşımaktadır. 3 Numarılı Protokol yalnızca "Yunanistan'a bırakılan topraklar" için değil, "Yunanistan'ın bütün toprakları için" geçerli kılınmıştır.

1920 yılında bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, diğer yandan da Yunanistan Krallığı tarafından imzalanan ve Yunanistan'daki azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak yapılan Yunan Sevr'i ise bu ülkede yaşayanlara hiçbir ayrım gözetmeden hak eşitliği sağlanmasını ve bu hakların "Krallığa eklenebilecek topraklarda da" geçerli olmasını öngörmektedir. Bu anlaşma, Yunanistan'a tek taraflı azınlıkları koruma yükümlülüğü getiren bir uluslararası metin olması acısından önemlidir.

Yunanistan 1981 yılında Türkiye'ye gönderdiği notalarda gerek Atina, gerekse Sevr Antlaşması'nın geçersiz olduğunu savunmuştur.

Ancak bu iddianın doğru olduğunu söylemek mümkün değildildir. Antlaşmaları tek tek ele alacak olursak, 1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol, Yunanistan'ın iddia ettiğinin tersine, Lozan Antlaşması ile kaldırılmamıştır. Lozan Konferansı görüşmeleri bunun en büyük kanıtıdır. Venizelos, 19 Aralık 1922 oturumunda Türkiye'deki azınlıkların korunması hükümleri görüşülürken, 1913 metninin 11. maddesini okumuş ve yeni Türkiye'nin de böyle geniş güvenceler vermesi gerektiğini örnek olarak göstermiştir. Fransız delegesi Laroche da, Lozan Antlaşması'nın Yunanistan'ın ve Türkiye'nin daha önce doğrudan doğruya girişmiş bulundukları hukuksal yükümlülüklerden hiçbirini değiştiremeyeceğini ve konferansın bu çeşit yükümlülükleri kaldırma ya da doğrulama yetkisi olmadığını vurgulamıştır. Ayrıca, Yunanistan'ın 1920 yılında 2345 sayılı yasa ile 1913 Atina Antlaşması'nın hükümlerini iç mevzuat haline getirdiğini de unutmamak gerekmektedir.

Yunanistan'ın Sevr Antlaşması ile ilgili hükümlerinin geçerliliği de yine Lozan'ın Son Senedinde XVI. numara ile kayıtlı olan protokolde açıkça görülmektedir. Protokolde, "İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya ve Yunanistan hükümetleri, işbu konferansta yapılan barış antlaşmasıyla öteki senetlerin yürürlüğe konulmasının, Yunanistan'daki azınlıkların korunması konusunda başlıca Müttefik devletlerle Yunanistan arasında, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Sevr'de yapılmış antlaşmanın ve gene aynı devletler arasında, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Sevr'de, Trakya konusunda yapılmış Antlaşmanın yürürlüğe konulmasını gerekli kıldığı kanısına varmışlardır" denmektedir. Protokole göre, Sevr'de yapılmış bu iki antlaşmanın onay belgeleri, Lozan'ınkilerle birlikte sunulacaktır. Yani Lozan Antlaşması 1920 Yunan Sevr'ini kaldırmak şöyle dursun, bu XVI Numaralı Protokol ile onu yinelemiş ve hatta onaylanmasını istemiştir.

 
LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın "Siyasal Hükümler" adını taşıyan I. bölümünün III. kesimi "Azınlıkların Korunması"na ayrılmıştır. 37-44. maddeler Türkiye'deki gayrımüslim azınlıkların statüsünü belirlemekte, 45. madde ise sözkonusu maddelerde yer alan hükümlerin Batı Trakya'daki Müslüman azınlık için de geçerli olduğunu ifade etmektedir. 45. maddede "Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan'ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır." denmektedir. Bu noktada hemen şunu belirtmekte fayda vardır. İstanbul'da bulunan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi nedeniyle İstanbul belediyesi sınırları içinde bulunan Rum Ortodoksların Türkiye'de kalması talebine karşılık olarak Batı Trakya'daki Türkler de mübadele dışı tutulmuştur.

Lozan Antlaşması gereğince Yunanistan'ın Batı Trakya Türk azınlığına yönelik hükümlerini maddelere göre şöyle sıralayabiliriz:

37. madde, Azınlıkların Korunması bölümünde geçen hükümlerin Yunanistan tarafından temel yasa olarak tanınacağını ve hiçbir yasa, yönetmelik ve hiçbir resmi işlemin sözü geçen hükümlere üstün tutulmayacağını taahhüt eder.

Ancak Yunanistan bu maddeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemiş, çıkarılan yasa ve kararnamelerde sözkonusu durumu ihlal etmiştir.

38. maddeye göre hiçbir ayrım yapılmaksızın herkesin hayat ve hürriyeti korunacak, herkes dinini özgürce uygulayabilecek, dolaşım ve göç etme özgürlüğüne sahip olacaktır.

Din özgürlüğü konusunda Lozan'ın bu maddede öngördüğü hükümlerin de ihlali söz konusudur. Zira Yunanistan Batı Trakya'da seçimle işbaşına gelmesi gereken Müftüleri tayin yoluna gitmiştir. Bu arada, Yunanistan'da dinler arası eşitliğin olmadığını, Ortodoks kilisesinin hakim din olduğunu da vurgulamakta yarar vardır.

Dolaşım özgürlüğüne gelince, buna en iyi örnek olarak Batı Trakya'nın kuzey dağlık bölgesini içine alan ve Türk köylerinden oluşan yerleşim birimlerine yönelik Yasak Bölge uygulamasıdır. Son yıllarda Yunan vatandaşlarının gitmesi için gerekli izinlerin kaldırıldığı Yasak Bölge, yabancılar için hala ziyaret edilemeyen bölgeler statüsündedir. Yunan vatandaşı olmayan bir kişinin bu bölgelere gidebilmesi, Yunan Dışişleri Bakanlığı'nın iznine tabidir. Ayrıca, Yasak Bölge'yle ilgili kanun da hala yürürlükten kaldırılmamıştır. Dolaşım konusundaki özgürlüklerin kısıtlanmasına bir diğer örnek olarak da Yunan Vatandaşlık Yasası'nın 19. maddesi gösterilebilir. Yurtdışına çıkan binlerce Yunan vatandaşı Türk, sınırda vatandışlıktan iskat edildiklerini öğrenmiş ve hiçbir neden gösterilmeden yerlerinden yurtlarından edilmişlerdir. Gerçi bu ırkçı yasa 1998 yılında Yunan meclisince kaldırılmış, ancak geride 60 bin kişilik bir mağdur ordusu bırakmıştır.

39. maddeye göre Müslümanlar tüm medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklar, yasa önünde eşit olacaklar, din ayrılığı bu haklardan yararlanmada, özellikle kamu hizmetine girmede ve yükseltilmede engel oluşturmayacaktır. Aynı maddenin son paragrafı özel ya da ticari ilişkilerde; din, basın veya her türlü yayında istediği dili kullanma olanağı tanıdığı gibi, Müslümanların mahkemelerde de kendi dillerini kullanabilmeleri için gerekli kolaylıkların sağlanması hükmünü getirmektedir.

Yasalar önündeki eşitsizlik ne yazık ki Batı Trakya Türkleri için sürekli geçerliliği olan bir durumdur. Bir Türkün taşınmaz mal edinmesi için sözkonusu izinlerin verilmesine daha 1992 yılı gibi yakın bir geçmişte başlandığını unutmamak gerekir. Bu arada, inşaat izinleri gibi konuların hala özel bir komisyonun kararlarına bağlı olduğunu hatırlatmakta da fayda olduğu inancındayım.

Bu arada, devlet sektöründe çalışan vasıflı veya vasıfsız Türk azınlık mensuplarının sayısı yok denecek kadar azdır.

40. madde, Batı Trakya'daki Müslümanların "...masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü hayri, dini ve içtimai kurumlar, her türlü okul ve diğer eğitim ve yetiştirme kurumu kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini törenlerini serbestçe yürütmek hususlarında eşit haklara sahip olacaklarını" taahhüt etmektedir.

Bu maddenin de fiiliyatta ihlal edildiği bir gerçektir. 1967 yılından bu yana Türk Vakıf mallarını idare edecek heyetlerin seçimle işbaşına gelmediği ve bu alanda da Yunan hükümetinin atama yoluna başvurduğu dikkat çekmektedir. 1985 yılından bu yana Batı Trakya Türklerinin müftülerini seçemedikleri, Müftülük makamlarına Yunan devletinin atamalar yaptığı, belirtilmesi gereken bir diğer gerçektir.

41. maddeye göre, Müslümanların önemli oranda oturdukları yerlerde Yunan yetkilileri Müslüman çocuklarının anadilinde öğrenim görebilmeleri için gerekli önlemleri alacak, bu azınlık bu tür yerlerde kamu bütçelerinden eğitim, din ya da hayır işleri için hakça bir pay alma hakkına sahip olacaktır.

Lozan Antlaşması'nın öngördüğü anadil konusundaki gerekli önlemlerin alınması bir tarafa dursun, Türk azınlık ilkokullarında okutulan Türkçe derslerin sayısını azaltma yönüne gidilmiştir. 60'lı yıllarda haftada 32 saat olan Türkçe dersler, bugün 15 saate indirilmiştir. Bu arada, uzun yıllar Türk okulları için hiçbir bütçe ayrılmamıştır. Türk okullarının onarımı vs. konularında bütçe ayrımı 90'lı yıllardan sonra başlamıştır.

42. madde hükmüne göre, Yunan hükümeti Müslümanların aile hukukuyla ve kişi haklarıyla ilgili durumların bu azınlığın gelenek ve göreneklerine uygun biçimde çözülmesini güvence altına almakta, bunların din kurumlarını tam bir koruma altına almanın yanısıra, vakıf ve din kuruluşlarına her türlü kolaylığı sağlamayı ve bu nitelikte kurulacak yeni kurumlardan gerekli kolaylıkları esirgememeyi üstlenmektedir.

Dini mülklerin korunması konusunda da Yunan devleti üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmemektedir. Birçok Türk tarihi eseri kendi kaderine terkedilmiştir. Buna çarpıcı bir örnek olarak Gümülcine'deki Poşpoş tekkesi gösterilebilir. Yunan yetkili makamları bu tür tarihi eserleri onarmak bir tarafa dursun, azınlığın kendi imkanları ile yapacağı restorasyon çalışmalarına da izin vermemektedir.

43. madde Müslümanların dini inaçlarına aykırı herhangi bir işlemin yapılmasına zorlanmayacakları, hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulundurulmaktan veya herhangi bir kanuni işlem yaptırılmasından kaçındıklarından dolayı hiçbir haklarının düşmeyeceği hükmünü getirmektedir.

44. madde, karşılıklılık maddesi olan 45 ile birlikte düşünülerek Batı Trakya'ya uygulanamayacak bir maddedir. Maddeye göre Türkiye'nin yükümlendiği hükümler uluslararası nitelikte sayılarak Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altına konmakta, Cemiyet Konseyi'nin çoğunluk kararı olmadan değiştirilmemekte, konsey üyelerinden herhangi biri bu hükümlere aykırı davranış gördüğü zaman bunu konseyin dikkatine sunabilmekte, konsey de bu konuda gerekli göreceği yönergeleri verebilmektedir. Bir anlaşmazlık durumunda Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na gidilecek ve divanın hükmü kesin olacaktır.

 
1926 ATİNA, 1930 ANKARA VE 1933 ANKARA ANLAŞMALARI

Lozan Antlaşması'nı müteakip yıllarda, Batı Trakya bölgesinin "Türkleşmesinden" korkan Yunan hükümeti, bölgeye Bulgaristan ve Türkiye'den gelen Yunanlı göçmenleri yerleştirdi. Ancak bu durum, değişim sözleşmesinin özellikle mülkiyetle ilgili hükümlerini ihlal ediyordu. Çünkü Rumlar Türklerin ev ve arazilerini işgal etmişti. Bunun üzerine 1 Aralık 1926 tarihinde iki ülke temsilcileri Atina İtilafnamesi denilen bir anlaşmaya vardılar. İsminden de anlaşılacağı gibi Atina'da imzalanan anlaşmanın 9. maddesi, Batı Trakya köy ve kentlerindeki müklerin bir ay içinde sahiplerine geri verileceğini öngörüyordu. Aynı anlaşmanın 10. maddesi ise Lozan Antlaşması'ndan önce veya sonra Batı Trakya'daki Müslüman mülkleri ile ilgili olarak alınmış bütün "istisnai" karar ve önlemlerin kaldırılmasını öngörmekte, 11. madde de kamulaştırılmış mülklerin iadesini içermektedir.

10 Haziran 1930'da imzalanan Ankara Mukavelenamesi'nin VI. Bölümü "Batı Trakya Müslümanlarının Malları" ile ilgilidir. 14. madde, şu anda Batı Trakya'da bulunan bütün Müslüman Yunan yurttaşlarına, doğum yerleri ve bölgeye geliş tarihleri ne olursa olsun, "établi" (yerleşik) sıfatını tanımaktadır. 15. madde, yapılmış olan Sözleşme ve Anlaşmalarla "établi"lere tanınmış olan hakların kullanılmasını engellemiş olan bütün önlemlerin kalkacağını söylemektedir. Bu haklar arasında özellikle arazi alma ve satma da sayılmıştır. Bununla birlikte, Batı Trakya'ya Yunan hükümeti tarafından Müslümanların mülklerini işgal ederek yerleştirilmiş olan Rumları yerlerinden çıkarmak söz konusu olamayacağından, 16. madde ile şöyle bir kesin çözüme gidilmektedir: 28. madde hükmüne göre Anlaşma anında Batı Trakya'da bulunmayıp burayı pasaportsuz olarak terk etmiş oldukları için bölgeye dönme hakkından yoksun bulunan Müslüman Yunan uyruklarının malları ile Batı Trakya dışında bulunan, fakat Batı Trakyalı Müslüman établi'lere ait olan veya 14. madde hükmüne girmek suretiyle dönüş yapabilen kişilere ait malların tam mülkiyeti Yunan hükümetine geçmektedir. Madde 20/b, bu malları tazmin etmek için Yunan hükümetinin Batı Trakyalı mal sahiplerine yüz elli bin İngiliz Lirası ödemesini öngörmektedir. Üstelik, 17. madde, Batı Trakya Müslümanlarının malları üzerine getirilen bütün önlem ve hacizlerin kalkacağından söz etmektedir.

Bununla birlikte, "Özel Hükümler" başlığını taşıyan IX. bölümün ilk maddesi olan 22. maddenin getirdiği hüküm durumu açığa vuracaktır: Sözü edilen taşınmaz malların sahiplerine geri verilmesi "olanaksız" ise, Karma Komisyonun bu "olanaksızlığı" saptamasıyla bu mallar Yunan hükümetine geçecek, hükümet bu malları tazmin edecektir. Böylece Yunan hükümeti, Batı Trakya'da değişim dışı kalmış olan Türklerin arazilerini sonunda tazminat vererek Rumlara mal etmiş olmaktadır.

1930 Ankara anlaşmasının 29. maddesi ise, bunlar olup bittikten sonra Batı Trakyalılara belirli bir güvence getirmeyi amaçlıyor görünmektedir. Buna göre, bu anlaşma ile mülkiyeti Yunan hükümetine geçmeyen mallar bundan böyle hiçbir sınırlama ve elkoyma konusu olamayacak, sahipleri bu mülklerden istedikleri gibi yararlanacaklardır.

9 Aralık 1933 tarihinde Ankara Anlaşması'nın ise Batı Trakya için önemli olan hükmünü 2. madde oluşturmaktır. Bu maddeye göre, değişime giren ya da dönüş hakkından yoksun olan kişilere ait oldukları saptansa bile, Karma Komisyonun dağılmasından sonra, Yunanistan'da oturan kişilerin (Batı Trakyalıların) 10 Haziran 1930 tarihinden önce Yunan hükümeti tarafındana fiilen işgal edilmemiş olan malları hakkında hiçbir önlem ya da sınırlayıcı işlem getirilmeyecektir.

Tabii ki yukarıda saydığım anlaşmaların Batı Trakya Türkleri için öngördüğü hükümler de hiçbir zaman yerine getirilmemiştir.

 
1951 KÜLTÜR ANLAŞMASI, 1968 KÜLTÜR PROTOKOLÜ

Türkiye ile Yunanistan arasında 50'li yılların başında esen dostluk rüzgarları eğitim alanına da yansımış ve 20 Nisan 1951 tarihinde iki ülke arasında Kültür Anlaşması imzalanmıştır. İki tarafın da birbirine çeşitli burslar vb. vermelerini, ilişkileri artırmalarını, okul kitaplarındaki "yanlışlıkları" düzeltmlereni v.s. karara bağlayan anlaşma, bir "Daimi Muhtelit Komisyon" kurulmasını da öngörmektedir. Bu Karma Komisyon iki ülkede sırayla toplanacak ve anlaşmanın uygulanmasına ilişkin ayrıntılı öneriler getirecektir. Nitekim, iki ülke azınlıklarının eğitimi için "kontenjan öğretmenleri" görevlendirilmiştir. 1952 yılında Batı Trakya'nın ilk Türk lisesi, o dönemler Celal Bayar ismini taşıyarak Gümülcine'de açılmıştır. Batı Trakyalı öğretmenlerin Türkiye'de mesleki kurs görmeleri, gene Batı Trakyalı öğrencilerin Türkiye'deki ilköğretmen okullarında parasız yatılı okutularak "formasyonlu öğretmenler" haline getirilmeleri hep bu dönemde olmuştur. Belki daha da ilginci, 1954 yılında çıkarılan ve Batı Trakyalılar tarafından "Maraşal Papagos Kanunu" diye anılan 3065/1954 sayılı yasadır. Bu yasa Yunanistan'da ilk ve son kez (eğer bir değişiklik olmazsa) "Türk ilkokulları" deyimini kullanmıştır.

Kültür Anlaşması'nın öngördüğü Karma Komisyon, önce Ankara'da, sonra da Atina'da toplanarak 20 Aralık 1968 tarihinde Kültür Protokolü'nü kabul etmiştir. Beş başlık altında kaleme alınan protokol, azınlık dilinin serbestçe kullanılmaya devam etmesini, görsel eğitim araçlarının karşılıklı denetimden geçip okullara dağıtıldıktan sonra sınırlanmaksızın serbestçe kullanılmasını, onaylanan kitaplardan oluşacak okul kitaplarına izin verilmesini, ders kitapları hakkında Viyana Raporunda yer alan önerilerin uygulanmasını, azınlık okullarında öğrencilerin dinsel, sosyal ve ulusal bilinçlerine saygı gösterilmesini ve bu okullarda iki ülke arasındaki dostluk bağlarının güçlendirilmesi ilkesine göre hareket edilmesini tavsiye etmektedir.

Evet, bu ikili anlaşma ve protokoller imzalanmış, ancak 1968'i takip eden yıllar içerisinde Yunanistan'ın atılan imzalara ters düşen davranışlara yöneldiği ve Batı Trakya Türklerinin eğitimine darbe vurmak amacıyla yeni yasalar çıkardığı görülmektedir. Bunlar "Batı Trakya Müslüman Azınlık Okullarına İlişkin" 694/1977 sayılı yasa ile "Azınlık Okulları ile Selanik Özel Pedagojisi Akademisi Öğretim ve Denetim Kadrosunun Sorunlarının Çözümüne İlişkin" 695/1977 sayılı yasadır. İlki Cemaat Yönetim Kurulları ile Okul Encümenlerinin Türk okullarının kurulması ve yönetimi konusundaki yetkilerini fiilen ve resmen sıfıra indirerek valiye devretmekte, ikinci yasa ise devlet memuru saydığı Selenik Özel Pedagoji Akademisi mezunu öğretmenleri bu okullara empoze etmektedir.

Bu arada, anlaşmalar gereği Batı Trakya'daki Türk azınlık okullarında okutulacak kitapların da Türkiye'den gönderilmesi Yunanistan tarafından değişik uygulamalarla engellenmiştir. 1976 yılından bu yana Türkiye'den gelmesi gereken okul kitaplarından mahrum bırakılan öğrenciler, eskimiş ve çağın dışında kalmış kitaplarla eğitimlerini sürdürmektedir. Son olarak Türkiye'den gönderilen 19 ders kitabı Yunanlı yetkililerce onaylanmış ve sözkonusu kitapların basımı Türkiye'de tamamlandıktan sonra Batı Trakya'daki Türk okullarına dağıtılmıştır. Türkiye'den ders kitapları getirtmek yerine Yunanistan, ikili anlaşmaları ihlal eden bir girişimde de bulunmuştur. Zenginis isimli bir Yunanlıya hazırlatılan Türkçe ilkokul kitapları Türk okullarına dağıtmak girişimi, Türk öğretmenlerin ve öğrenci velilerinin büyük bir tepkisine neden olmuştur. Anlaşmalar dışı hazırlanan bu kitapları okulardan uzaklaştırmak isteyen birçok encümen ve öğrenci velisi yargı önüne çıkartılmıştır.

 
BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN KİMLİK SORUNU

1923 Lozan Antlaşması'ndan bu yana Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türklerin etnik kimliğinin inkarı Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerle paralellik göstermektedir. 1950'li yılların ikinci yarısında, özellikle Kıbrıs konusu nedeniyle zehirlenmeye başlayan ilişkilerin etkisi Batı Trakya'da da hissedilmeye başlanmış, bu dönemde "Türk" kimliğinin kullanılmasından duyulan rahatsızlıkların su yüzene çıkmaya başladığı gözlenmiştir. Nitekim, biraz önce bahsettiğim 1954 tarihli Papagos kanununun kimi maddelerini değiştiren 1109/1972 sayılı ve tarihli kanun-kararname ile de "Türk Okulları" ismi, "Azınlık Okulları" kavramıyla değiştirilmiştir.

Türk kimliğinin reddedilmesinde Albaylar Cuntası rejiminin önemli rol oynadığı bir gerçektir. Bu dönemi, Batı Trakya Türk azınlığını sindirmek için en yoğun ve sistematik baskıların başladığı bir dönem olarak niteleyebiliriz. 1974'teki Kıbrıs olayları ise bütün bu olumsuz ortama tuz biber ekmiş, Batı Trakya'daki Türk azınlığını göçe zorlamak için yoğun bir baskı dönemi başlamıştır.

Böylece Batı Trakya Türklerinin kaderi, Kıbrıs'ta yaşanan Harekat'ın ardından bir türlü düzelmeyen Türk-Yunan ilişkilerine endekslenmiş ve Yunanistan'a gelen demokrasiden Türler nasibini alamamıştır.

Şu anda, azınlıklar konusundaki Yunan devlet politikasının çizgisinde hareket eden hükümet ve partiler, Batı Trakya Türk azınlığının etnik kimliği kabul etmemektedir. Hatta azınlığın homojen bir yapıya sahip olmadığı, üç değişik etnik gruptan oluştuğu iddiası ortaya atılmaktadır. Yunanistan bu tezini, Lozan Antlaşması metninin "müslüman azınlıklar"dan bahsedildiğini iddia ederek kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Ancak bu savın çürütülmesi oldukça kolaydır.

Lozan Antlaşması'nın Yunanca metninde, Azınlıkların Korunması'na ilişkin 45. maddede "müslüman azınlıklardan" bahsedildiği ileri sürülmektedir. Ancak Lozan'ın Fransızca metninde Batı Trakya'da "Müslüman azınlıklar"dan değil, "Müslüman azınlık"tan bahsedilmektedir. Zira Yunan Dışişleri Bakanlığı'nın 1999 içerisinde yayınladığı "The Foundation of the Modern Greek State - Major Treaties and Conventions 1830-1947" isimli kitap da bunu doğrulamaktadır. Bu kitapta da "Moslem minority" ifadesi kullanılmaktadır. Kısacası, Yunanistan'ın Batı Trakya azınlığının değişik etnik gruplara bölme girişiminin Lozan'da hiçbir dayanağı yoktur.

Lozan Antlaşması'nda kullanılan müslüman azınlık ifadesini benimseyen Yunanistan, aynı anlaşmada kullanılan müslüman olmayan azınlık terminolojisi ise hiçe sayarak, Türkiye'de "Elen Azınlıktan" bahsetmektedir.

Lozan Antlaşması'nda neden etnik değil de dini tanımlamaların kullanıldığını açıklamak pek de zor değildir. Herşeyden önce Osmanlı İmparatorluğu'nda "ulus" değil, "ümmet" kavramı hakimdi. Bu durum Müslümanlar için geçerliydi. Yunanlılar için ise "Yunan ulusu" ile "Rum Ortodoksluk" tam bir özdeşlik gösteren iki terimdi. Kaldı ki 30 Ocak 1923 tarihli mübadele anlaşması "Türk-Rum Ahalinin Mübadelesi Ahitnamesi" adını taşımaktadır. Yani değişimi yapılacak azınlıkların birinin Türk, ötekinin de Rum (Elen) ulusuna mensup olduğunun resmen tescili niteliğindedir. Diğer taraftan, Türk-Yunan karma komisyonları tarafından Batı Trakya'da azınlık üyelerinin ellerine verilen ve onların gayrı mübadil (établi) olduğunu kanıtlamaya yarayan Etabli belgeleri "Müslümanlar"dan ve "Müslüman olmayanlar"dan değil, "Türk" ve "Rum"lardan söz etmektedir.

 
Bu Sitenin Tasarım ve Yazılımları Ouzgkiour Memet Tarafından Yapılmıştır.
© 2004 Site Sahibi Gündem Gazetesidir.
info@gundemgazetesi.com